17 Haziran 2017 Cumartesi

TRENLER, YÜZLER, ÖYKÜLER*



Kısa öyküye olan ilgimi tetikleyen ilk metinlerden biri sanırım Oya Baydar’ın Teyzem Yaşadı Mı? adlı öyküsüdür. Hatta o zamanlar (kim bilir hangi kitaptan aldığım bir tavsiyeye uyarak) bu öyküden yola çıkan, onu taklit eden bir öykü bile yazmışımdır, adını da Teyzem Yaşıyor Mu? koymuştum, hatırlıyorum- acaba şimdi nerededir? Oya Baydar’ın sakin kaleminden çıkan bu güzel öyküde anlatıcı, teyzesinin ölüm haberini alması üzerine onunla ilgili çocukluk anılarını hatırlar. Bu hatırlayışta doğanın tüm renkleri, çiçekler de vardır. Kasımpatılar, şebboylar, papatyalar küçük bir kızın sessiz tanıklarıdır. Gizli, örtük bir acının ve kısmen unutulmuş bir hüznün öyküsüdür Teyzem Yaşadı Mı? Gücü, bahsi geçen kelimeleri kullanmadan bu etkiyi yaratabilmesindedir kanımca.


Teyzem Yaşadı Mı? adlı öyküyü hatırlamama, dönüp yeniden okumama ve bu yazıyı yazmama yol açansa yine başka bir kitaptır. Geçenlerde kütüphaneme (k)attığım Enis Batur’un Başkalaşımlar XXI-XXX adlı denemeler toplamının önemli bir bölümü demiryolları üzerinde ilerliyor. Hayatının herhangi bir döneminde trenlere işi düşmüş herkesin kendinden bir şeyler bulabileceği kısa değinmeler. İstasyonlar, gar meydanları, saatler, vagonlar ve biletler üzerine kısa, vurucu yazılar. Batur’un kurduğu dil okuyanda yine, aslında ne kadar geniş bir konu bu, dedirtiyor. Oya Baydar’ın öyküsünde teyzenin gidiş gelişleriyle verilen o eskilik, tarih duygusu burada deneme türünde karşımıza çıkıyor. Edebiyatta ve sinemada bir buluşma ve ayrılma imgesi olarak tren ne çok işlenmiştir! Öyküdeki teyze de hep misafirdir, onu trenler getirir, trenler götürür; Anadolu’da küçük bir istasyona akşam karanlığı çökmüştür ve teyze için yolculuk vakti gelmiştir. Onu yolcu eden grupta küçük bir kız için için ağlamaktadır.


Ben de çok seyahat ettim trenlerle. Beş yıl boyunca Ankara’ya yaptığım yolculukların neredeyse tümü trenle olmuştur. Ankara treni Pamukova’ya gece 1’e doğru gelirdi ve biz –çoğu kez Özgür’le yapardık bu yolculukları- trenin zamanında gelmesine sevinerek kendimizi bir anda istasyonun karanlığından vagonların loş aydınlığına atardık. İlk zamanlar oldukça şaşkındım. Koridorda bavullarımızı çeke çeke yürürken sağda solda oturan insanların yüzlerine bakmaktan kendimi alamazdım. Yolcuların büyük bölümü çoktan derin bir uykuya dalmış olurdu. O esnada gençler, başka öğrenciler, kulaklıklarını takıp gözlerini yummuşlardır. Bir takım diplomatik işler için başkentin yolunu tutanlar da hep oradadır. Bu tip yolculuklarda siz de koltuğunuza geçer, çaresiz kendinizi uykuya verirsiniz. Sabaha kadar bir uyur bir uyanırsınız. Gözünüzü açtığınızda artık günün ışıdığını, az ötede geniş bozkırların uzandığını görürsünüz.

Ankara’ya bu seyahatlerim benim için her zaman ilginç bir deneyimdi. Trenin koltuklarına gömülmüş o kadar farklı yüz ve çeşit çeşit insan karşısında şaşakalırdım. Taşradan büyük şehre yaptığım bu gece yolculukları bana artık başka bir dünyaya gittiğimi ve o büyük şehrin aslında pek çok yüzünün olduğunu anlatırdı sanki.

Bundan yirmi yıldan fazla bir zaman önce bir öğlen vakti Ankara garında yaşadığım o buruk veda sahnesinin acemi, çok acemi bir öyküsünü bile yazmışımdır - acaba şimdi nerededir?

*Resim: Sinan Çamur


Hiç yorum yok: